Büyük bir aşkla ve başka hiçbir mesleği düşünmeden yazmış olabilirsiniz tıp fakültesini. Hayattaki en büyük idealiniz hekim olmak olabilir. Yorucu ve stresli olsa da sınav dönemleri, katlanabilirsiniz amaçlarınız uğruna. Ve mesleki tecrübeler edinmeye başladıkça olmanız gereken yerde olduğunuzdan da emin olabilirsiniz. Ama fakültenin son yılına geldiğinizde göz göre göre emeğinizin sömürülmesi ve sarf ettiğiniz çabalara rağmen gördüğünüz muamele içinize oturur ve kalkmak bilmez.
Memleketin her köşesindeki intörnler gibi biz de Ege Üniversitesi'ndeki intörnler olarak bol nöbetli ve yorucu bir yıl geçiriyoruz. Ancak mesleki anlamda bize birikim kazandıran hiçbir çalışmadan şikayetçi değiliz. Bizim derdimiz daha fazla maaş ödemek zorunda kalmamak için azaltılan personel sayısının bizimle doldurulmaya çalışılması. Ücretsiz iş gücü kavramı tam olarak bizleri tanımlıyor. Acil serviste sabahlara kadar oturmadan çalışmaktan değil, gelen her hasta için yapılan istekleri kodlatmaya gitmekten, çekilen filmleri radyologlara rica minnet okutmaktan şikayetçiyiz. Ya da genel cerrahi gibi iki büyük yoğun bakıma sahip bir serviste mekanik vertilatör olmadığı için sabaha kadar ambu yapmaktan şikayetçiyiz. Bir de asistanların bizleri hasta başına dikip uyumaya gitmelerinden... Bir arkadaşın başına gelen olay meslektaşlarımızın gözündeki konumumuzu da çok iyi açıklamaktadır. Genel cerrahi yoğun bakımda aynı gece üç hasta entübe edilir ve servis nöbetçileri de dahil olmak üzere o gece nöbetçi olan dört intörnün üçü ambu başına dikilir. Boşta kalan intörn de pansuman, kan gazı vs gibi kalan tüm işlere tek başına yetişmeye çalışmaktadır. Anestezi yoğun bakım aranır ve durumdan haberdar edilir. Çünkü anestezide mekanik ventilatör vardır. Yeterince boş yerleri olmadığı için sadece bir hastayı alabileceklerini bildirirler. Genel cerrahideki ambu sayısı ikiye düşer ve sabaha kadar böyle sürer. Sabah nöbeti devralan ekipten bir anestezist hastaları görmeye gelir ve aynen şu cümleyi kullanır : “ Hastaları almamız için ısrar edip duruyorsunuz oysa ki hastalar ne güzel ‘intörnize’ edilmiş durumda. Ayrıca intörnleriniz çok güzel ambu yapıyor.” Belirli aralıklarla aynı miktarda havayı pompalamak için tasarlanmış bir cihazdan yoksun bir yoğun bakım ünitesi... Ve kolları kopmuş, gözleri çökmüş intörnler hakkında yapılan yorumlar... Aynı genel cerrahi stajına pansuman yapmak üzere sabah 6.00'da çağırılırsınız. Kış vakti İzmir gibi bir yerde o saatte hastanede olabilmek için gün doğmadan yola çıkmak zorundasınızdır. Sokaklarda hiç kimse yokken ve gecenin karanlığı henüz kalkmamışken yürürsünüz korka korka. Başınıza bi iş gelse bunun hesabını kimin vereceğini düşünerek... Hastaneye vardığınızda geceden zula yapmış olduğunuz pansuman malzemelerini kullanırsınız. Çünkü pansuman malzemesi (en çok ihtiyaç olan serviste) bir türlü bulunamayan bir şeydir. Akşamdan saklamazsanız sabahki pansumanları yapamaz ve asistanlarınızdan kıdem sırasına göre birkaç posta fırça yersiniz.
*
Son sınıf öğrencilerine yönelik olan bu uygulama başladığında intörnlere ücretsiz yemek, barınacak yer ve az miktarda da olsa maaş verildiğini biliyoruz. Memleketin de gidişatıyla doğru orantılı olarak kaybedilen bu haklardan bir tek nöbet yemekleri kalmıştı elimizde. İntörnlüğe başladığımızda (Temmuz 2008) nöbeçi olduğumuz günlerde servislerdeki yemekhanelerden yemek yiyebiliyorduk. Ancak o da birden kesildi. Ve bize bunun Maliye Bakanlığı'nın kararı olduğu duyuruldu. Yani karar merkeziymiş ve devlet tarafından atanmış bir aşçısı olmadığı için kendi yemeğini özel şirketlere yaptırtan Ege Üniversitesi intörnlerine nöbetlerde yemek veremezmiş. Ki aynı dönemde tüm hastane personelinin yemeği paralı hale gelmiş ve bu konudaki örgütlenmeler başlamıştı. Ancak sorunları birbirinden kopuk görmeye alıştırılmış insanlar hastane personeli ile intörnlerin başlarına gelenlerin aynı sebeplerden oluğunu bir türlü kavramak istemediler. Ve ayrı ayrı hak talebinde bulunarak, güçlü bir birlik olmaktan uzak durdular. Geniş çerçeveden bakarak temel sorunu görmeyi her zamanki gibi ihmal ettiler. Bizlere bu kararın tüm üniversiteler için geçerli olduğu söylendi ancak biz diğer üniversitelerdeki arkadaşlarla görüşüp pek çoğunun yemeğinin kesilmediğini öğrendik. Hocalarla, başhekimle, yönetimle yapılan görüşmelerin ardından yakında rektör ve dekanın değişeceği, haliyle bu sorunla onların ilgileneceği, sabırlı olmamız gerektiği söylendi. Eğer bu bir merkezi karar ise neden tüm üniversiteleri etkilememekteydi ve yeni yönetim bunu nasıl değiştirebilecekti? Eğer değil ise neden şu anki yönetim buna el atmıyordu? Cevabını bulamamış bir sürü soru intörnlerin kafasını meşgül ederken uzun bir süre nöbetlerde yemek yenemedi. Kimileri evde hazırladığı peynir ekmekle geçiştirdi nöbetlerdeki açlığını, kimileri hazır yemek sipariş ederek buna ayrı bir bütçe ayrımak zorunda kaldı. Aylar sonra fakültemiz artık kendi yemeğini çıkarmaya başladı denerek intörnlerin yemek hakkı geri verildi. Kafaları kurcalayan sorular ise hala cevapsız...
Bir de stajlardaki intörn dağılımı sorunumuz var. Gittiğiniz stajlarda bütün amaç o servisin işlerinin yürümesi olduğu için hiç kimse sizin ne öğrenip ne öğrenmediğinizle ilgilenmez. Haliyle bir stajı kalabalık bir grup olarak alıyorsanız çok rahat geçirirsiniz. Üç kişiye ihtiyaç olan bir servise beş kişi düşersiniz ve işleri dönüşe dönüşe yaparsınız. Bir sonraki grupta aynı servise bir kişi düşer ve canı çıkana kadar çalıştırılır. Çünkü amaç işlerin aksamamasıdır. Öğrenci işleriyle defalarca konuşulan bu konuda hiçbir sorunca varılamamıştır. Yazın sadece acil stajının veriliyor olması okulu uzamış olan arkadaşların aynı grupta birikmesine ve diğer grupların sayıca çok daha az olmasına neden oluyor. Oysaki yazın pek çok serviste intörne ihtiyaç var.
Ayrıca gittiğiniz stajda oranın işlerini aksatmadan yapmanız beklenirken üstüne bir de hocaların ve asistanların çalışmaları eklenir. Bir hoca elinize günlük 50 anket tutuşturup “hastaneyi dolaş bunları doldur” diyebilir. Siz bunu yapmak zorunda olmadığınız halde hiyerarşiye karşı gelemez ve tüm staj boyunca yapmak zorunda kalırsınız, karşı geldiğinizde ise “asi” olmakla suçlanır, hergün laf işitirsiniz ve stajınız cehenneme çevrilir. Sesinizi çıkarmadan yapsanız bile profesör olmuş ama insan olamamış hoca size bir teşekkürü çok görür.
Bugün 50 anket yaparsanız yarın 60 verilir , bu böyle surer gider. Buna karşılık intörn de çözüm yolunu bulmuştur yaptıklarını akşama kadar vermez gider dersini çalışır. Sonuç; yalan söylemeyi öğrenmiş olursunuz. Işte aldığınız eğitim de budur.
Önünüze çalışma yapılacak dosyalar yığılır bu sanki sizin görevinizmiş gibi bir yandan servis işi yaparken diğer yandan dosya tararsınız. Ama emeğiniz karşılığında çalışmada adınızın geçmesi ihtimal dahilinde bile değildir. O sırada bunu yapması gereken asistan ise dinlenme odasında uyumakla meşguldür.
Anabilim dalı başkanı olmuş bir hoca “hocam personel eksiği var işler yürümüyor” diyen asistana “intörnler var onları kullanın” deme hakkını kendinde görür. Intörnlere reva görülen oda; penceresi bile olmayan iki yatağın zor sığdığı ve orada 7 intörn olarak nöbet tutarken hava bile alamadığınız bir yer olabilir. Bunu dile getirdiğinizde alacağınız cevap ise “intörn uyumaz” olacaktır. Ya da odanıza gittiğinizde sürprizzz!! Günlük yatış çıkış yapılan hastayı sizin yatağınızda bulabilirsiniz. Ya da siz ders çalışma umuduyla odaya girmişken personel toplanmış odanızda muhabbet edip kahvaltı yapıyor olabilir. Ya da temizlik arabalarını odanıza yığılmış bir halde de bulabilirsiniz. Yanlış yere mi geldim diye düşünebilirsiniz ama kapının üstünde “intörn odası” yazmaktadır. Oysa ki böyle bir yerde sorumlu öğretim üyeniz stajın ilk günü “kendinizi hastalara doktor gibi hissettirin” demiştir, kimse sizi doktor gibi görmezken siz nasıl kendinizi doktor gibi hissedip de hastaya doktor gibi hissettireceksiniz, ayrı bir muammadır.
Vizitlerde stajyerler sizden daha değerlidir. Onlara birşeyler anlatılır, sorular sorulur, intörne dönüp bakılmaz bile, varlığınız kimsenin umrunda değildir. Kısacası fakültenin son yılı eğitim ve öğretim için ölü bir yıldır. Binbir umutla intörn olmayı beklemişsinizdir ama yalnızca zamanınızı doldurup bir an önce gitmeyi düşünürsünüz.
*
Sonuç olarak her hastane kendi gereksinimlerine göre intörnlerini çalıştırmakta ve ortaya çok karışık bir memleket tablosu çıkmaktadır. Öncelikle intörnlerin görev tanımı açık bir şekilde ortaya konmalı ve fakültelerdeki uygulamalar standardize edilmelidir. Çünkü hepimiz aynı mecburi hizmet kurasına katılıp aynı uzmanlık sınavına gireceğiz. Hekimler, intörnleri meslektaşları olarak görmeli, fakülte yönetimleri intörnlerin eğitimine katkı sunacak uygulamaları hayata geçirmelidir. Mesela bir süredir sözü edilen intörn poliklinikleri açılabilir ve hastanın ilk değerlendirilmesi orada yapılabilir. Böylece eğitimini tamamlamış bir hekim adayı hastayı nasıl yönlendireceğini gayet güzel öğrenebilir. Servislerde getir götür işleri için yeterli sayıda personel bulunmalı ve intörnler birebir hasta takibi yapmalıdır. İntörnler bulundukları servisin yemekhanesinden ücretsiz olarak yararlanabilmelidir. Ayrıca nöbetlerde fırsat buldukça dinlenebilecekleri doğru düzgün bir odaları olmalı ve nöbete kalan intörn sayısı hesaba katılmalıdır. İntörnler emeklerinin karşılığında mutlaka bir miktar para almalı ve bu tüm fakültelerde uygulamaya geçmelidir. Çünkü iş yükünün önemli bir kısmı intörnlerin omuzlarındadır. Sadece bir günlüğüne acil serviste intörn olmadığını düşünsenize...
Ege Üni. Tıp Fakültesi İntörn Doktorları Adına
İnt.Dr.Çiğdem Çolak ve İnt.Dr.Nilhan Akbulut