özelleştirME!!!

“İster kabul edin ister etmeyin dünya düzeni böyle işliyor. Rekabet, pazar, kar…” diye başlar tüm sataşma muhabbetleri. Sözü emekten yana söyleyenlere “gerçekleri” anlatıyormuş havasına bürünür cebi dolmaya devam edenler. Hırsın, sömürünün insana ait güdüler olduğunu belirterek “sistem ne olursa olsun birileri diğerlerini ezerek ön plana çıkmaya çalışır, insanın doğası böyle” derler, savunduğunuz değerlerin insan doğasına aykırı olduğunu ima ederek. Çünkü neyi nasıl sunacaklarını çok iyi öğrenmişlerdir. Malum önemli olan ürünün ne olduğu değil, nasıl pazarlandığıdır(!). Böylece en acımasız uygulamalar bile insani, hiç olmazsa mecburi gösterilebilir gözünüze. Yaşadığınız bütün çelişkiler öğretilmiş duygularınızla, kendine yetmeye çalışan beyninizin çapraz koşularıdır.
Çarkın işliyormuş gibi görünmesinin ne demek olduğunu anlatmaya başlarsınız karşınızdakine. Devlet kurumlarına getirilen kısıtlamalardan açarsınız sözü. Devlet, kurumlarını kendi inisiyatifinden çıkarmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. Malum, serbest piyasa ekonomisinin gereklerindendir; fabrikaların, madenlerin, hastanelerin, okulların birilerinin malı olmasını sağlamak. Günde yüzü aşkın hastanın bakıldığı bir kadın-doğum polikliniğinde sadece 14 hastaya ultrason bakılabilir mesela ve geri kalanlar için bildiğimiz cümle sarf edilir “devlet ödemiyor”. “Beş ay sonrasına gün verelim ya da bilmem kaç yüz lira ödeyerek bu akşam çektirin” denir hastalara en ufak bir utanma belirtisi göstermeden. Hastayla yüz yüze kalan hekimlerin yaşadıkları sıkıntılar bir yanda, mahrum bırakıldıkları “teknolojik nimetler” dolayısıyla atladıkları vakalar diğer yanda… Hukuki ve vicdani sorunlar yakadan düşmek bilmez, tıbbın çaresiz kaldığı dakikalarda. Ve hiçbir kanun maddesi hava yastığı görevi görmez. Sonunda kendine yetemez hale getirilen hastaneler için mükemmel(!) bir çözüm önerisi cepte hazır beklemektedir. Özelleştirme… Yani önce çarkı sonra beli kırılır kamu kurumlarının. Ve daha iyi hizmet yalanları arasında yok pahasına satılır memleketin can damarları.
Onlarca insan hastane bahçelerinde yatar uygun yollu bir misafirhane bulunmadığından. Ama devlet babanın yapmadığını üvey amcalar yapmıştır ve ederinden fazla ödeyerek otellerde, motellerde konaklamak her daim mümkündür. Yani parayı veren düdükle türlü melodiler çalarken, geri kalan kesimi düdüklemekten de geri kalmaz.
Memlekette özelleşmenin bulaşmadığı mekân kalmasın diye eğitime de bir el atılmıştır çoktan. Cebiniz dolu olduktan sonra çocuklarınızın devlet okullarında elli atmış kişilik sınıflarda sürünmesi için hiçbir sebep yoktur. Zaten ÖSS için kendini yorması da gerekmez, çünkü üniversiteyi kazanamazsa üniversite onu kazanır! İmkân demek özel okul, özel hastane, özel vs demektir. Düzeni savunan sevgili arkadaşınıza(!) memleketin ve dünyanın gerçekleri hakkında fikriniz olduğunu ispat etmiş olursunuz bu bilgi aktarımından sonra. Tuzla buz olmuş yüzüne pansuman yapma gereği duymadan devam edersiniz. Sözün yolunu değiştirip mevcut sistemin insan emeğini ve doğayı nasıl sömürdüğünü, bunun ne gibi sonuçlar getirdiğini, gereksiz yere teşvik edilen tüketim yüzünden artan makineleşmeyi, işten çıkarılanlar ordusunu ve işe devam edenlerin nasıl canına okunduğunu sıralarsınız. Eli ekmek tutmaya çalışan azınlığın bir parçası olabilmek için uzanan kuyrukları, 10 küsur saat çalışıp üç kuruş kazanmak için kendini feda edenleri… Kepenkleri siftahsız kapatıp, mahrumiyete eklemlenenleri…
Tuzla’da yaşamak için ölen işçilerin üç satılık haberleri kaynayıp gider günlük işler arasında. Başbakanın mal varlığı çenelerimizi daha çok yorar, babasız kalan çocuklardan. Kimileri tekstil fabrikasının kapısını kilitleyip çekip gider ve çıkan yangında can veren beş kadının hayatına 182 bin lira fiyat biçilir. Ya da kadın işçilerin ne zaman hamile kalacaklarına bile patronları karar verir. Aynı yerde çalıştıkları erkeklerden daha az maaş almalarında hiçbir adaletsizlik yoktur. Ve o 81 kadın işçi için işi bırakmak artık işten bile değildir. Günümüzün, önemi tartışılamaz ve tartışılması teklif edilemez nimetidir iletişim. Ama insani yaşam koşullarına bir türlü ulaşamaz bizim bu hizmeti almamızı sağlayanlar. Ve insanca yaşamak istemek “fazla olmak” demektir. Yasal haklar kullanılamaz hale getirilir. Karşınızdakinin aklında bir cümle vardır “Aman canım patronla işçi bir midir?”. Sizin aklınızda da tek cevap “Değil midir?”
Siz de bilirsiniz aslında bir olmayan yanlarını... Kabarık cüzdanları ve yaşam koşulları gibi…
Bir türlü içinize sindiremediğiniz sistemin ölçü birimlerine göre milyon dolarlar eden fabrikaların, kurumların “yabancı sermayeye destek” çalışmaları kapsamında bir bir pazara çıkartıldığını görürsünüz. Yapılan açıklamalara göre on işçinin yapacağı iş, bir makineyle yapılabilecektir. Yani işten çıkarmalar mecburidir(!). Durup bakınca manzaraya, o on işçinin aile geçindirmek için başka yollara sapması hiç de yanlış görünmez gözünüze. Doymak zorundadır çünkü ve 3. sayfalardan eksik olmayan haberlere malzeme olmak bazen sadece bir mecburiyetin sonucudur. Ekmek çalana kızabilir misiniz?
Doğanın artık isyan edip suyu, sebzeyi bize sunmaktan vazgeçtiğinden de dem vurursunuz biraz. İşin rengi bir anda değişir. Önceden söylediklerinize karnı toktur, cevapları da hazırdır karşıdakinin. İnsanın insana ve doğaya yaptıklarını olağan karşılarken doğanın bize verdiği cevaba kızmıştır. Bu defa ne mal mülk ne hisse senedi ne borsa kurtaramayacaktır onu. Çünkü parası da olsa iliklerine kadar hissetmiştir ya da hissedecektir susuzluğu. Bilimi görmezden gelerek yürünen şatafatlı yol, çıkmaz sokakta kıstırıverir savunduğu başkanını. Ve sağı solu kalmayan bu çığlıklar dinamit etkisi yapar beyinlerde. “Allah devletimize zeval vermesin” diyen topluluğun mantıklı(!) bir önerisi vardır yine. Özelleştirme… Akarsular için bile… Gözümüzün önünde akan suya dokunmamıza izin vermeyip, satın almamız gerektiğini söyleyecek kadar dönmüştür gözleri. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı olabildiğince uzaktır tabiattan ve tabii olmaktan. Şirketlerle görüşmeler başlar ve anayasaya uygunluğuna bakmadan kamu malı olması gereken ne varsa özel sektörün hizmetine sunulur. Artık sizin de aklınız almamaya başlar. Akarsu… Orman gibi deniz gibi dağ gibi uçan kuşun bile üzerinde hak sahibi olduğu mekânlar ticari ilişkilerin kurbanı olabilecektir. Söylenecek pek bir şey kalmamıştır bunun üzerine. El sıkışıp ayrılırken, karşıdakinin kulağına kar suyu kaçırmış olmanın tebessümü kalır dudağınızda. Çünkü o da düşünmeye başlamıştır artık “bu işte bir yanlışlık olmalı” diye. Sonra herkes kendi derdine yanmak üzere evinin yolunu tutar.
Konuşmadan arta kalanlar bir komplo teorisi düşürür aklınıza “Gidişata kimse ses çıkarmasın diye, havaya uyuşturucu etkisi yüksek bir gaz karıştırılmış olmasın tüm belediyeler tarafından. Yoksa bu denli sessiz kalınabilmesi mümkün mü?”








Çiğdem Çolak
Ege Tıp 5. sınıf