Yandım!!!

Yandım. Kafatası kemiklerimdeki hava boşlukları görünür hale gelecek kadar yandım. İşte her şey böyle değişti.

Adım Buket. Her an birilerine sunulmaya hazırmışım izlenimini veriyor bana bu ad. Belki düzgün, düzenli anlamını vermek için uygun gördüler bu ismi. “Adıyla büyüsün” dendiği zaman buket gibi olmama sevinecekleri tutmuştu aile fertlerimin ama “el nihayetinde kız çocuk günün birinde birilerine sunulur” diye düşünmüşler gibi geliyor bana. Neyse bu mevzuda bir sonuca varamadım otuz küsur senedir. Bildiğim şey darmadağın olma konusunda ruhen ve bedenen üstüme tanımadığımdır. Kuralına uygun yaşayıp yaşatmaya çalışmak ters tepiyor demek ki.
*
Her sofra toplanışında kırıntıların yere dökülmemesi için size akrobasi yaptıran bir anneniz ve tarafsız olacağım diye size zerre kadar yanaşmayan bir babanız olunca, yıllarınız titizlik mektebinden başarıyla mezun olma çabalarıyla geçiyor. Maazallah misafirler gelip de tozu alınmamış bir sehpayı derin uykusundan uyandırırlarsa “bu evde kız yok mu” diye naralar atmazlar mı? Biz ailecek bunu dünyanın en büyük sorunu haline getirip, düşmanlar evden ayrıldıktan sonra annemle büyük çaplı bir iç savaşa girmez miyiz? Memleket kaosa sürüklenmez mi? Sonra balkanlardan gelen kasvetli havalar bizi de soğutup yollarına devam ederken, daha küçük çaplı iç savaşlarımız da aramızdaki yerlerini yeniden almazlar mı?
İşte hayat böyle bir kısır döngüde dolanıp durur bir türlü ilerleyemezdi benim ortaokul ve lise yıllarımda. Kız dediğin şöyle olmalı, böyle olmalı, her işten anlamalı, hem evine hem çocuğuna hem işine yetişmeli gibi özlü sözcükler ve türevleri kulağımdan eksik olmazdı hiç. Her tavsiye merasiminden sonra onların istedikleri dışındaki alternatifler listesi geçmeye başlardı kafamdan. Okul hep ikinci plandaydı. Benim evden daha çok sevdiğim ama bir türlü istediğim başarıyı elde edemediğim anormal mekândı. Anormaldi çünkü diğer çocuklar okuldan nefret ediyor ve aileleri tarafından zorla ders çalıştırılıyorlardı. Biz ise annemle yıllarca ev temizliği yapmakla kitap okumak arasındaki uçurumu tartışıp durduk. Tabiî ki annem her defasında temizliğin daha somut ve gerekli olduğuna karar verip beni hijyen delisi haline getirdi. Ama ben tüm bunlara rağmen annemin bir türlü yatıramadığı saç teliydim. Eğilip bükülse de tam olarak yatmayan öyle çıkıntı olarak har daim başının üzerinde taşımak zorunda kaldığı... Her zaman diş geçiremezdi ve mizahla olan bağlarımı koparamadığı için dalga geçmeme sinir olurdu. Ama yer çekimi etkisi ortadan kalktığında üzerimdeki baskı da uçup gidecekti. Yani uzak mektep yolları bana göründüğünde...
Toplasan üç beş hatıra kırıntısı (misafirler, sehpa, iç savaş...) ile yerleştirme sınavı sonuçlarına göre “aşılmaz dağların ardına” gidecektim. Amaç evden çıkmaktı nasıl olsa. Fakültenin ne olduğuna çok bakmadan yazıvermiştim tercihleri. Ve şimdi ayrılış zamanıydı. Zaten gideceğim yerde su ve ekmek yoktu, insanlar aç ve pis yaşıyorlardı. Tahmin ettiğiniz gibi bunlar validemin yorumları... Boyumdan büyük valizlerle (içlerine ne konduğunu benim dahi bilmediğim) ve gözyaşlarıyla uğurlandım yeni eğitim yuvama.
Tabi ki yurtta kalacaktım. “Eve çıkabilir miyim” gibi ahlaksız bir teklifi bizimkilere sunmam mümkün bile değildi. Cezaevine düşmezsem bir daha asla aynı odada kalmayacağım tiplerle konaklamak zorundaydım. Yurttu burası, adama çok şey öğretirdi. Her sabahın sekmeden tekrarlanan nakaratıydı, yol üstündeki unlu mamul üreticisinden poğaça alıp, koşar adım yürürken poğaçayı egzoz dumanlarından hazırlanan sosa batıra batıra kahvaltı etmek. Malum yurt yemeklerinin de tadına doyum olmuyordu(!). Herkesin dilinde bir şap muhabbeti vardı. Gelen geçen orasında burasında çıkan kılları gösterip, zorla yediğimiz yemeklerden biraz daha tiksindiriyordu bizi.
Hayatın bana hep aynı şeyi yaptığını düşünüyordum nedense. En olmayacağını düşündüğüm ortamlarda bile... Farklı suratlarda aynı kişilikleri çıkarıyordu karşıma. Hiçbir şey değişmiyordu geçen zaman içinde. İlkokul sıralarında çatıştığım kişiler, ergenlik döneminden değişme konusunda nasiplerini alamadan ya da evrimi ters yönde işleten değişimler geçirerek yine dikiliyorlardı karşıma. Hiçbir eleme görevi görmediğini düşündüğüm seçme ve yerleştirme karın ağrısı sonrası lisedeki surat buruşmaları üniversiteye taşınıyordu. Fark yoktu, oradakiler buraya gelmişti.
*
Bu ülkede “işletmek” için üniversite okumak gerekmediğini anladığımda İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü 2. sınıf öğrencisiydim. O an bırakıp gidebilme isteğimi “hastalıklı bir ruh hali” olarak değerlendiren yüksek merciler(!) kararı onamadılar ve ıkına ıkına devam etmek zorunda kaldım fakülteye. İstemediğin bir bölümde okuyorsan, okumaya sırıtarak devam etmelisin çünkü ailen “hiç olmazsa üniversite mezunu bir koca bulur” mantığıyla üniversitenin gerekliliğini fısıldamaktadır kulağına. Ve evdekilere buradaki rahatsızlıklarımdan bahsetmek, intihar etmekle eş değerdi. Haliyle sustum. Hem de uzun bir süre…
*
Ömrümün hatırlayamadığım kısmını çıkardığımızda avuçta kalan yıllar; iç çekişmeler, kendimle tanışma, başkalarıyla bozuşma gibi “her genç kızın başına gelen” nice olayla geçti.
Ve her yerde yankılanıyordu “genç kız oldun kendine çeki düzen ver” diyenlerin naraları. Okuldaki rahatsızlığım ve her yerdeki salmışlığım etrafımdakilere batmaya başlamıştı. Daha ben kendimle tanışamadan (yaşça ve bedenen yeterince büyümüş görünüyor olmamdan kaynaklanıyor olsa gerek) başkalarıyla tanıştırılma zamanımın geldiğini müjdeliyordu annem. Demiştim ya başta “birilerine sunulma” işlemi diye… Zamanlaması her şeyden önemlidir bu işin. Erken olursa malum namus elden gider, geç kalınırsa da evde kalır bizim namus. Yani annem müjdesini istemekten bir türlü vazgeçmeyecek gibi görünüyordu. Ayda ortalama iki yeni kısmetle karşıma çıkıp oğlancıkların ne kadar da iyi aile çocukları olduklarını anlatıyordu uzun uzun. Zaten okulu bitirmeme de az kalmıştı. Şimdi bir yüzük takıp mezuniyetle beraber dünya evine giriverirdim, ne olacak. İşte yine bütün senaryo yazılmıştı benim adıma. Bir tek oynaması kalıyordu ve herkes bana kalanın, işin kolay kısmı olduğu konusunda hemfikirdi.
Diretiyordum, okul devam ederken yüzük müzük olmaz diye. Ben annemin bulduğu kısmetleri reddetmekle uğraşırken hiçbir zaman kendime göre birini bulamayacağım kanısına varmıştım çoktan. Bir yandan da bakmadan edemiyordum etrafıma. Hemcinslerimin pek çoğunun ortopedik bir sorunu olmadığı halde kalçalarını nasıl bu denli alımlı ve ritmik sallayabildiklerini anlayabilmiş değildim henüz. Tabi bu seksapellik katsayılarının tavan yapmasını sağlıyordu ona bir şey diyemem ama beceri istediği de bir gerçekti. Ben de olmuyordu mesela. Beynin baskılama mekanizmasını aşmam da bu isteksizlikle tıbben mümkün değildi. İstemiyordum olmuyordu. Gerçi kendime arkadan bakabilme teknolojisine henüz erişememiştim ama en azından kimse bu konuda yorum yapma ihtiyacına girmemişti. Dolaylı yoldan çok da dikkat çekmediğini öğrenmiş oluyordum arka bölgelerimin. Ve böylece huzura kavuşuyordum. Pardon, yorum yapılmadı derken birini atladım herhalde. Şu esnaf amca işi gereğince söylemişti birkaç name.
*
Günün gereksizliklerini yerine getirdikten sonra giyecek bir şeyimin kalmadığı aklıma düştü. Kızlık dürtülerim genetik olarak mutasyona uğramış olmalı ki son parça kıyafetimi de bir çiviye veya şarap lekesine şehit vermeden yenisini alma ihtiyacı duymuyordum. Uyukladığım dersin sonunda bir iki mağaza dolaşma vakti geldi diye düşündüm. Kendimden emin adımlarla yola koyuldum. En rahatsız olduğum durumlardan biridir, dükkânın birine girdiğimde yardım etmek yerine işkence etmeyi tercih eden tezgâhtarlarla gereğinden fazla samimi olmak. Göz gezdirmeme bile müsaade etmeden nefeslerini ensemde hissettiğim an, o mağazadan bir şey alma ihtimalim sıfıra iner.
İlk dükkânda bir pantolon beğenip denemeye koyuldum. Onu hemen almazsam ruhumu daraltan bu alışveriş işi uzayacaktı ve ben her an vazgeçip eskilerimle bir süre daha idare etme yolunu seçecektim. 38 bedeni seçip kabine doğru ilerliyordum ki arkamdan seslendi, kendini beden ölçüleri uzmanı zanneden esnaf bey “40 beden vereyim” diye. Yıllardır aynı kalıbı taşıyanın ben olduğumu sanıyordum oysa ki. Bir an önce işimi bitirip dükkânından defolup gitmeyi planladığım için terslememeye karar verdim. “Bunu bir deneyeyim olmazsa 40’a geçeriz”. Kalçamdaki yağ dokusu miktarını iki dakika içinde ölçüp biçmişti ve kendinden emin bir tavırla “İsterseniz 40 beden vereyim” diye yineledi. Yağlarımla ne alıp veremediği vardı anlayamamıştım. Esnaf olan da oydu, beni daha dar bir şey almaya teşvik edip kilo almam durumunda tüketimin artmasına katkı sağlaması gereken de... “Bol alayım seneye de giyerim” gibi bir anne tasarrufu yapmamı gerektirecek bir durum da yoktu ortada. Ayrıca beyefendi bana iyi davranmaya bir an önce başlarsa, yılda bir gerçekleşen bu alışveriş işlemi seneye yine onun dükkânında törenlerle kutlanabilecekti. Şansını fazla zorlamasa iyi ederdi. Duymazlıktan gelmeye karar verdim. Kasvetli kabin mahallinde kan ter içinde kalarak denedim pantolonu ve beklendiği üzere kalıbıma uydu. Ama maalesef ki ayna kabinin dışındaydı ve ben çıkıp yorum dinlemek zorunda kalacaktım. El mahkûm geçtim beyefendinin ve aynanın karşısına. “Ben malımı bilirim” gibi bir hava estirmeyi de ihmal etmemiştim tabi. Gerçi böyle küçük bir galibiyet çok da leziz değildi ama adamın yüzünde bir utanmışlık ifadesiyle 40 beden pantolonu katlayıp rafa koyduğunu görmek hoşuma gitmişti. Pazarlık olayına girişmeme gerek kalmayacak bir fiyat okuyunca etikette “Alayım bunu” dedim. Yeni ürünün üzerimde kalmasında sorun olmadığını belirterek toparladım paçavralarımı kabinden. Parayı uzatıp fiş de isteyerek son bir rahatsızlık yarattıktan sonra “Benim yağlar sıkıştırılabilen tipten demek ki” diyerek adamın anlık bir donma nöbeti geçirmesine sebep olup çıktım dükkândan.
Bu kıssadan hisse mevzusu gibi nice olayla geçiyordu zamanım. Esnafla, okulla, arkadaşlarla takışıp evdekilere çok mutluymuş gibi görünme çabasıyla… Onların kalıplarına ters gelen bazı özellikler benim ayrılmaz parçalarım olmuştu. Yani yıldızların barışması bir yana savaşmamaları kaçınılmaz oluyordu bazen. Ama ne yazık ki mezuniyet de gelecekti elbet bir gün…
*
Büyük bir mutluluk yalanı içinde diploma törenine gittik. Sanki okumamı çok desteklemişler gibi gözyaşı selinde boğdular beni yine. Kızımız büyürmüş de işletme fakültesini bitirirmiş. Aman ne güzel… Beni neyin beklediğini bildiğim için hiç istememiştim okulun bitmesini. Ama uzat uzat nereye kadar... Sen istemesen de veriyorlar diplomayı zaman aşımından. Gerisin geri memlekete döndüm, artık öğrenci bileti alamıyor olmanın acısıyla. Hayata verilen reklâm arası gibiydi üniversite ve bıraktığım yerden devam ediyordu annem, senaryo yazma işine. Duymazlıktan geldi tüm bağırışlarımı. Rest çekip gidebileceğimi sanmıştım, babam kalp hastalığına yenik düşmeseydi.
Yıllarca gözümüzün önünde çekmişti ağrılarını ama sakin ve ağır adamdı. İnsan şikâyet etmeyince derdi yok sanılır. Annem ortamdaki varlığını her daim haykırırdı yüzümüze ama ya babam… Mülayim, sessiz sedasız bir adam... Sigara dışında da hiçbir risk faktörü yoktu. Kimse kolay kolay inanamadı kalbiyle iyi geçinemediğine. Beklemişti demek ki. Annemin yalnız kalmaması için beklemişti. Mezun olup gelmemi ve onu yalnız bırakmamamı… Çok içten ağladım. Muhtemelen hayatlarımıza yaptığı en büyük etkiydi bu. Çekip gitmişti. Hissetmeyiz sandığımız yokluğu saklambaç oynuyordu bizimle. Bir var bir yok...
Tahmin edileceği üzere bırakamadım annemi. Tek çocuk olmanın mağlubiyeti…
Bir türlü beceremediğim teselli işleri ile geçti birkaç ay. Ha bir de temizlik ve taziye kabulüyle tabiî ki. Yalnız kaldığım anlarda düşünüyordum, babam varken de yok gibiydi ama olmaması yine de bir garipti. En azından varlığımın yarısını borçluydum her insan evladı gibi. Ve anneme karşı biriktirdiklerime onu ortak etmiyordum. Her ne kadar “susmak kabullenmektir” diye düşünsem de.
*
Yalnız yaşamaya başladığımızdan beri annem değişiyor sanmıştım. Babamın yokluğunu en çok onun hissetmesi ve kendini eksik görmesi doğaldı. Yaş da alıp yürüyordu zamanla. Bulabileceği en iyi meşgalenin ben olduğuma karar verdi yine. Hala işe başlamamış, evlenmemiş bir kız kurusuydum mahallelinin gözünde. Aileye bir erkek lazım fikrinde buluştu ihtiyar heyeti(!). Depoda saklanan eski yavuklularımdan hiçbiri de yoktu piyasada. Annem için zor bir araştırma dönemi daha başlıyordu. Ama fazla uzamadı bana helal süt emmiş birilerini tavsiye etmeleri. Ne de olsa kızımız “işletme” mezunu bir işsizdi. Ve gençler eğitimli kız sevdalısıydı.
Benden başka kimsesi olmayan annemi düşündüm. Sürekli çatışsak da beni ne çok sevdiğini ve ne çok yalnız kaldığını düşünecek kadar da iyimser olmaya çalıştım. Büyük bir şehirde çalışmaya başlayıp evlenmeyi reddetsem asla yakamı bırakmayacaktı. Şimdi ise eşim olacak o x adamıyla paylaşacaktık bu sorumluluğu. Yani yüküm bölünecekti. “Olur” dedim düşünmeden. Beyaz atlı prenslerin yalan olduğunu anlayacak kadar büyümüştüm artık. Çalışmaya da başladım mı anormal de olsa bir evliliğim olabilirdi ve namus meselesi de başıma dert olmazdı yalnız yaşayacağım zamanlarda olacağı gibi. Hazırlık dediğimiz üç beş eşya alma merasimi sonrası attık imzaları.
Uslu ve sakin bir adamdı kocam. Bu açıdan aynı babama benziyordu. Ama ben ile annemin hastalıklı ilişkisini düşünürsek ailemdeki gibi bir hâkimiyet olmadığı ayan beyan ortaya serilirdi. Dalgalı kur sistemi gibiydik eşimle, bir darılıp bir barışan. Onlar da benim kabullenemememle ilgili yüzeysel güç gösterileriydi. Annem de yanımıza taşınmıştı. Mezara da birlikte gideceğimizi düşünmeye başlamıştım. Ama muhtemelen o beni gömerdi. Kuyumcu terazisinde tartmam gereken yeni bir talebi vardı annemin. Torun…
*
Hayata devam etmeyi sağlayacak bahanelere ihtiyaç vardır. İnsan evlenir ve çocuk yapar. Böylece kendi için değilse bile onlar için, yaşamak zorundadır artık. Ölümden kurtarılan bedenler ve örselenmekten paçavraya dönmüş ruhlarla yola devam edilebilir. Dünya bu kurtuluş yolunu çoktan test etmiş ve onaylamıştır. Ben de intihar edemeyeceğime göre çocuk yapacaktım, yaşamaya bahane…
Coğrafyası değişmiş bedenlerimizde kimyasal tepkimeler yarattıktan sonra yavrumuza can vermeyi başardık. Ben artık hayatımı bağlayabileceğim, kendi istediğim gibi yetiştirebileceğim çocuklar istiyordum gerçekten. Yoldaşlar arıyordum kendime fikrimin ince detaylarında. İkide bir balans ayarı bozulan ömrüm yormaya başlamıştı beni ve anlaşılmak için neler feda edebileceğimi kestiremiyordum. Bir şirkette işe de başlamıştım henüz iki canlı olduğum bilinmeden önce. Her gün çizilmiş olan programı uygulamak zor gelmiyordu artık. “Alışmaya mı başlıyorum” diye de geçiyordu kafamdan. Sabah kalk işe git, akşam gel yemek yap, gece kocanın gönlünü hoş tut ve bitsin. İşte hayatın tek bilinmeyenli ve basit denklemi… Belki de anahtar kelime sandığım gibi mutluluk değil uyumdur. Uyumlu ol rahat ol.
Birkaç ay geçmişti ki doktorum bebeklerin çift olduğunu müjdeledi. Pasif babalarına bırakamayacağım iki güzel bebek. Ne çok sevinmiştim. Dünyada beni anlayabilecek iki insan olmasından daha güzel ne olabilirdi ki? Karnım burnuma yaklaştıkça patronun gözüne daha çok ilişmeye başladım. Zaten baştan pek sevmemişti beni. Kumaş eteklerle gelmiyordum ne de olsa. Çekip gitmek istemiş ama gidememiş birinin, şirket camekânı ardına düşmesi her an karartma gecelerine dönebilecek bir oyun gibidir. Herkes kurtarılmış bölge sanır, ruhsal anlamda top koşturduğu iç alanını… Oysa o kadar kolay değildir bazı şeyleri “iç”ine kabul ettirmeye çalışmak. İsyanı getirir beraberinde… Yani anarşizm duygularını… Bebeklerimle ilgili bir iki laf etikten sonra patronum devreler yandı bende. Çantamı alıp çıkmam bir dakikamı almamıştır sanırım.
*
Maddi bağlılığım dolayısıyla borçlu olduğum sevgili eşim(!) yanı başımdaydı erken doğumun tehlike çanları çaldığında. Ve doğumhanenin kasvetli havasını fazla solumadan alındım ameliyathaneye. Uyandığımda dört kişiydik artık.
Annemin ilk günden torunlarını ele alma mücadelesine gireceğini biliyordum. O da babamdan sonra tutunacak dal arıyordu. Ama bu benim hayattaki son şansımdı. Çocuklarım anneannelerine ya da genetik materyallerinin yarısını borçlu oldukları babalarına benzerlerse, bu ömrübillâh yalnız kaldığımın resmi olacaktı. Öyle bir afet karşısında “tek perdelik bir buket dram” isimli bir kitap yazmayı bile düşünebilirdim. Haliyle dünya görüşüme pek uymasa da hâkimiyet kurmak için çabaladım bir süre. İkizlerimin her işine ben koşturuyordum ki, başkaları onların üzerlerinde hak iddia edemesin. Bu arada bu dünya güzeli kız ve erkeğin biri Deniz biri Barış olarak kayıtlara geçmişti.
Annelik mefhumunun felsefi derinlikleri içine dalmamaya çalışsam da artık daha duygusal, daha bağışlayıcı olduğum bir gerçekti. Anneme bile daha az kızıyordum içten içe. “Bu kadar biliyor, ne yapsın” diye içimden geçirdiğimde kendime inanamıyordum. Yeni yüzyılın pollyannası olmuş gibiydim. Belki de böyle olması gerekiyordur, neslin devamı ve yavruların korunması için kadınlara fazladan güdüler yüklenmiştir evrim sürecinde.
Hayata bağlanmamı sağlayan pamuk ipliğinin hammaddesi olduklarını düşünüyordum çocuklarımın. Gece gündüzü birlikte geçirip, hem kendi hayatımı kurtarmaya çalışıyordum hem onlarınkini. Bu bir bayrak yarışı diyordum, devretmeye hazır olana kadar…
Bilim adamları zaman kavramının varlığını tartışadururken, yüzümdeki çizgiler yaşlanmaya başladığımın ispat etmek ister gibi birbirleriyle yarışıyorlardı. Yavrucuklarım da yavaştan büyümeye başlamışlardı. İşin asıl kısmı şimdi başlıyordu. Çünkü benimkiler yürümeye daha da önemlisi konuşmaya başlamışlardı. Bilgi aktarım sürecine giriyorduk artık. Kendi değer yargılarıma göre büyütebilecektim, bu inanılmaz geliyordu her düşünüşümde. Çocuklarım başkalarının ayıp dediklerine gülüp geçebileceklerdi, ahlak sistemleri kör gözlerin yıllardır bize yutturmaya çalıştıklarından farklı olacaktı. Kendi kendime bulmak için parçalandığım bu görece doğru yolu, onlara hazır olarak sunacaktım. Yani masadan dökülen kırıntılar sorun olmayacaktı ya da tozlu sehpalar. Ve bir gün sırf ben istiyorum diye evlenmeyeceklerdi.
*
Artık hayatımın balans ayarını yaptığımı düşünüyordum. Çocuklar dünyayla sorunlu ama anneleriyle barışıktılar. Okulda kalemlerini çalan, saç baş dağıtan çocuklara gülüp geçtiklerini anlatıyorlardı akşam vakitlerinde. İnsan oldurmaya çalışıyordum. “Ayıp günah” diyerek dünyalarını karartmak değildi derdim.

*
Hayat bayram olacaktı işte. Ama olmadı. Film kareleriyle sınırlı olduğunu düşündüğüm görüntüler üzerimde denendi. Kurmak için ömrünü verdiğin düzenek bir gecede yıkılabilir. Keşke tecrübe etmeden de öğrenebilseymişiz bazı şeyleri. Sanırım hiç kimse bir gün üçüncü sayfa haberi olabileceği ihtimalini düşünmek istemez.
*
Millet olarak gerekli gereksiz her şey için tebrike gidip ev sahibinin gırtlağına yapışırız ya işte o günlerden biriydi. Efendim; kocam olacak o sessizlik abidesi kolunu kaldırmayı başarmış ve dört tekerlekli bir aracı törenlerle ailemizin hizmetine sunmuştu. Şu ana kadar bahsetmeye gerek duymadığım kayınvalidem ve sülalesi bize “tebrike” geldiler. Evde aynı anda yüz elli kişinin olmasından duyduğum sıkıntıyı neremden çıkarsam diye düşünürken çocuklarım kıs kıs gülüyorlardı. Annelerinin dalga geçtiği durumlardan birine düşmüş olmasına… Misafir ağırlama işine “görev” mantığıyla yaklaşıp hiçbir şeyi eksik bırakmadım. Kendi hayatına yön verememiş garibanlar ordusu oturuyordu salonda. Bir sürü mutlu görünmeye çalışan çift, birazdan buradan kalkıp aile içi şiddetlerini yeterli dozda aldıktan sonra duygusuz sevişmelerini de tamamlayıp dünyanın geri kalan kısmı gibi uykuya dalacaklar. Sürekli uyuyor olduklarının farkında olmadan… Neyse ben bu fikirleri çay ile börek arasında mutfakta kendi kendime imal etmiştim ve çocuklar biraz daha büyüseler de onlarla da konuşsam diyordum. Gereksiz muhabbetlerin ardından “biz artık kalkalım” cümlesi gönlüme su serpti ve evde kalan bulaşık ve çöp yığınının arasına daldım. Ev ahalisi bilmem kaçıncı rüyalarını görürken ben tezgâh ile fırın arasında mekik dokumaya devam ediyordum ki olan oldu. Yüzümde güneşe yaklaşıyormuşum hissini uyandıracak, yoğun ötesi bir sıcaklık ve cildin erimeye başlaması. Sonun başlangıcı…
*
O son his ile gözümü açmam arasında tam bir hafta geçtiğini öğrendim kocamdan. Bilmem kaç ameliyat, bilmem kaç tedavi şekli… Faili belli bir patlama geçmiş başımdan, tüp patlaması… Ve yüzüm artık bedenime ait değil. Sargılar açıldıktan sonra o korkunç manzara belirdi aynada. Kafatası kemiklerimdeki hava boşlukları bile görünür haldeydi. Dudak yok, göz kapağının kendine hayrı yok. Yanmış bir yüz işte, örtüyü nereye çekiştirsen diğer tarafın üzeri açılacak. Buzlu cam kırıkları… Sadece siluet…
Sorgulaması için kendini tükettiğin hayat hala sana bazı şeyleri yaşatarak öğretmeye çalışıyorsa bir türlü buluşamıyorsunuz demektir ve artık çekip gitme vaktidir.
Çocuklarımın bu halimi görmelerine izin veremezdim. Vermedim de… O kadar zaman anne diye tanıdıkları bu ruh, bedeniyle kavgalı bir yaratığa dönüşmüştü artık, şekilci olmadığını sanmasına rağmen. İkna etme çabaları sonuç veremezdi hiç kimsenin.
Sessiz sedasız bir veda için ideal bir yoldu, sonrasını düşünmeden ve doz ayarlaması yapmadan alıvermek ilaçları.
Uçuşa geçtim artık, kemerleri bağlama zamanı…
İmkânsız diye bir şey varmış, göz kırpmak mesela…





14.10.07