Aslında çok şey sorar bir “nasılsın?”
Ruhunla, bedeninle, her yönünle sen nasılsın? Hani merak etmiş de sormuşsak anlamlıdır.
Gündelik geyik muhabbetlerinin ortak mezesi olduğu için artık, sormakla sormamak eş değer.
Güzel bir şarkı dinler de beğenirsiniz, sonra herkes söyler onu ve size ayağa düşmüş gibi gelir. Vermez olur eski keyfini… İşte bu da aynı durum…
İçimizin ne durumda olduğunu sormak gibi bir niyeti olmayan “nasılsın”lara, “kötü olsam da seni pek ilgilendireceğini düşünmüyorum” kıvamında “iyiyim”ler üreterek sıyrılmayı öğreniyoruz zamanla.
Başlarda – yani konuşmaları bozarken- aslında kötü değildi niyetimiz, sadece herkesle paylaşabilecek kadar ortak kelimeler arıyorduk. Zorunlulukların bizi bir araya getirip çuvaldızla diktiği ortamlarda çok kullanışlı olan kelimeler… “Nasılsın” ı seçtik sonunda ve itinayla yerleştirdik her konuşmamızın başına. Ama bir sorunumuz var şimdi. Birinin gerçekten nasıl olduğunu merak ettiğimizde defalarca cümle kurmak zorunda kalıyoruz. “Ya ben, şey aslında, gerçekten nasıl olduğunu merak etmiştim”... Tabi tabi...
Yeni sürümü de var “nasılsın”ın. Eskisinin biraz makyaj yapılmış hali. Gençlerin dilinden düşmeyen “Naber”... Hani açıklaması “senin oralarda havalar nasıl arkadaşım, gündemde neler var ” gibi bir şey olan... Özet geçmeyi benimseyenlerin tercihi gibi duruyor şimdilik. Çünkü çok pratik, soruyorsun ve cevabını dinlemeden gidiyorsun. Yani tam öğrenci işi...
Bir de “buyrun”lar var hayatımızda... İnsanı çileden çıkarmaya yetecek kadar samimiyetsiz... Aslında, görüşüyor olmamızın garip olacağı insanlarla “görünmüyorsunuz ne zamandır” la başlayan ve “bize de buyrun” la sonlanan diyaloglar kuruyoruz. Surat ekşitmemeye çalışarak ısrar ediyoruz bir de. Genelde bizi anlayıp “başka zaman inşallah” diye kıvırıyor karşıdaki, ama ya kıvırmazsa??? O zaman akılsız başın cezasını yine akılsız baş çekiyor, saçma ve gereksiz muhabbetlerle şişerek.
İnsan her zaman istediği gibi davranamaz diyebilirsiniz şimdi. Zorunluluk denen bir gerçek var. Çoğumuz sevdiklerimizden olabildiğince uzak, sevmediklerimize istemeden yakın yaşıyoruz. Daha da önemlisi işimiz ya da okulumuz gereği bir takım rollere girmek ve “sevimli” görünmek zorunda kalıyoruz. Yine de bunlar mutlu ve samimi olduğumuzu göstermeye çalıştığımız beyaz yalanlarımızı örtmeye yetmiyor. Toplumumuzun genelinde varolan ve çoğumuzun benimsediği ahbap çavuş ilişkisi doğuruyor belki de tüm bu gereksiz muhabbetleri, baş ağrılarını, rol yapmaları. Köprü geçme isteğiyle kılıktan kılığa girip en mülayim hallerimizi takınıyoruz sabahları işe ya da okula gitmeden önce. Çünkü inatçı keçilerin sonunun ne olduğunu ilkokuldan beri okuyup durduk. Egemenliği elinde bulundurana “bir süreliğine” katlanma gerekliliği zamanla içimize siniyor ve genel karakterimizin vazgeçilmez bir parçası oluyor biz fark etmeden. Sonra “bu insanlar tüm bu olup bitenlere neden bu kadar tepkisiz” diye kafa patlatmaya başlıyor içimizden birileri. O insanların hayatlarının hiçbir döneminde kendilerine ait cümleler kurmadıklarını, belki de kurmalarına fırsat verilmediğini bilmeden... Belki de bu yüzden toplum olarak çok benzer yönlerimiz var. Herkes birbiri gibi davranıyor ve farklılıkları çabuk sindirecek enzimleri genetik olarak hepimiz taşıyoruz. Daha önceden hazırlanmış olan ve bir ömür yetecek kadar uzun diyaloglar veriliyor elimize doğarken. Düşünmeye, yeni cümleler ve fikirler üretmeye hiç gerek yok. “Nasılsın”la başlayıp “buyrun”la sürdürebiliyoruz nasıl olsa.
Katı olduğumuz noktalarda daha çok üstümüze geldiği için hayat, korkuyoruz yalnız kalmaktan. Sıradan olmayı özgün olmaya tercih edebiliyoruz tek olmamak için... ”Asla” dememeyi öğretmeye çalışıyor hayat, ama biz kapatıyoruz alıcılarımızı anlamamak için... Gördüğümüz her yeni sinyalde yol değiştirmeyi öğrendiğimiz için dolambaçlı yollara alışkınız. Önümüzde gidenin ayak izi takibini gayet iyi yaparız. Yeni ayak izi bırakmak, yeni yol açmak fazlasıyla zahmetli olacağından hiç girmeyiz o işlere. Ayakkabıyı yeniden çamura batırmaya ne gerek var? Daha kısa ve kullanışlı olsa da kendi açacağımız yol, yeni olacağı için mutlaka riskler taşıyacaktır. Oysa biz can sıkıntısı içinde kıvransak da, güvenli olan ve önceden test edilmiş onaylanmış hayatları giyeriz, bedenimize uygunluğuna bakmadan.