Son Demler...
Günler önce büyüklüğü yeterli ama temizliği tartışılır bir hastane odasında, felç olmayan eli serumu çözmesin diye yatağa bağlanmış olan dedemi gördüm. Bir insanı o halde görmek –kimliğinden bağımsız olarak- üzüyor insanı. Her yanında bulunan sondalar, tüpler sondan bilmem kaçıncı nefesini alsın diye mekanik ve teknolojik bir uğraş içindeler. Yaşına göre aydınlığını, bilincini son derece koruyan ve ömrü boyunca fedakarlığın sınırlarını zorlayacak kadar iyi niyetli olan babaanneme çok çektirmiş biriydi dedem. Heybetli görünüşüyle yıllarca aynı divanın üzerinde karşıladı bizi ve ömrünün değişmeyen işiydi, neneme “ne yapması gerektiğini söylemek”. Şimdi herkes konuşamayan ve vücudunun büyük bir kısmını hissetmeyen bu “büyük” adamın nasıl değiştiğini izliyordu gün be gün. Yavaş yavaş eriyen kasları, oluşan yatak yaraları ve çöken avurtlarıyla eskisinden çok farklı olan görünümüne alışmaya çalışıyorduk.
Durumunun kritik olduğunu bildiğim için sınavlar bittiği gün, vücudumun bütün kanını depolayan şişmiş ayaklarım ve çökmüş gözlerimle bırakmıştım kendimi otobüs koltuğuna. Varır varmaz onu görmeye gittim. İki emboli atlatmıştı o güne kadar... Yorgundu ama kendindeydi... Her zamanki sohbetimizi yapıp, çekirdek çitledik beraber. Gece eve döndüğümüzde, uyandıran telefon fenalaştığını haber verdi. Üçüncü kere sıçramıştı çekirge... Sonun başlangıcı...
Müdahaleleri yapılıp bekleme sürecine girildi. Orda burada zaman kaybetmeyip, bilinci açıkken onu görmeye yetiştiğim için seviniyordum bir yandan. Diğer yandan zoruma gidiyordu öyle eli kolu bağlı beklemek. Yeni yolculuğuna çıkmaya hazırlanıyordu dedem. Farkındaydık valizini topladığının ama “ağır adam”dı ne de olsa, kimse bilemezdi ne kadar sürede yolculuğa hazır hale geleceğini. Gitti gidiyor denen pek çok zamanda “bir şeyler unutmuş” gibi geri dönmüştü.
“Bundan sonra evde kalabilir” demişti bilir kişiler... Ona ayrılan karyolaya bağlandı yine elleri. İstemsiz kasılmaları kendine zarar vermesin diye. Odaya girdiğim anda mavi bakışlarını üzerime dikiyor ve ayırmıyordu ilk günlerde. Beni anladığını ve cevap veremediği için üzüldüğünü fark ediyordum. Aklımdan silinmemesinden korktuğum “yardım bekler” ve keskin bakışlarından kaçırmaya çalışıyordum gözlerimi. Birkaç gün sürmedi bu hali. Derinleşen ve uzayan solunum yetmezliği, açılmasına müsaade etmez oldu gözlerinin. Bu defa ben dik dik bakıyordum ama göz göze gelme ihtimalimiz çoktan sıfıra inmişti. Bilinç göstergesi olan bakışları sabitlenmişti. Ne işe yarayacağını bilmeden, iyice erimiş olan sağ yanına iğnelerini yaptık babamla.
13 Temmuz gecesi “yeter valiz topladığım, bu kadar eşya beni idare eder” dedi ve kapıyı çekip çıktı yolculuğuna. 14’ü sabahı, fakültede henüz girmemiş olduğum morga indim onu görmeye. Sonra “cebi yok” denen ve öğüt malzemesi olan beyaz kumaşa sarılmış hali... Ve koca bir konvoy... Gitmek için yanıp tutuştuğu köye son gidişi... Avludan omuzlarda çıkıp, serin bir tepeliğe temelli yerleşmesi. Ağlamaktan ve uykusuzluktan gözleri şişmiş 60 senelik yol arkadaşının, karşılamaya başlaması taziyeye gelenleri. Ve benim ilk defa bir cenaze evine ev sahipliği yapışım. Herkes ağlarken işleri yürütmek zorunda olan tayfadandım. Olanları dışardan izleyip değerlendirme şansım olmadı pek. Uğurlama törenleri bitene kadar... Şimdiye kadar...
Aynı cümleleri bir gün içinde ne kadar çok tekrar edebileceğimizi ölçüyorduk sanki. Her gelenle yeniden başlayan ve beş dakikayı aşmayan “ömür törpüsü” cümleler kuruyorduk.
Ve böyle geçen günler, günler... Taziye ziyaretleri biterken yorgunluktan bitmiş olanlar, kendi dertlerini hatırlayıp daldılar yeniden hayat koşuşturmacasına. Tortuları yazmak kaldı bana.
Yolculuk böyle bitti. Sıradakileri düşünmeden, düşünmek istemeden...
11.03.06
Kaydol:
Yorumlar (Atom)